Bir Türk arkadaşım sayesinde 3 - 16 Mart 2004 tarihleri arasında Pa
ris’te yapılacak Türk Filmleri Festivali’nden haberim oldu. Festivalin açılışı daha önce görmek isteyip de göremediğim Ömer Kavur’un « Karşılaşma » filmiyle yapılacaktı. Bu yıl ikincisi düzenlenen ve benim ilk defa katılacağım festivalin açılışını kaçırmam söz konusu bile olamazdı.
Festival L’Archipel sinemasında gerçekleştiriliyordu. Bu sinema Paris’te 10. bölgede olduğundan Paris’in güney banliyösündeki işimden erken ayrılıp oraya gitmek üzere metroya bindim. Diğer bölgelere göre yoksul olan bu mahallede Türk, Kürt, Afrika, Hintli ve Arap nüfusu çok yoğun. Diğer etnik grupların varlığına rağmen biz yine de Türk arkadaşlarımızla aramızda bu bölgeyi Türk mahallesi olarak adlandırıyoruz. Dolayısıyla mahalledeki Strasbourg-Saint Denis metro istasyonu benim için aynı zamanda Paris’in Türk dünyasına açılan kapıdır. O kadar ki bu metrodan çıkar çıkmaz sanki burnuma lahmacun kokusu gelir. O nedenle kendimi tutamadım ve filmden önce bir lahmacun yemek üzere Türk mahallesine daldım.
Festivalin yapılacağı L’Archipel sineması Paris’te tanınan , tarihi geçmişi olan bağımsız sanat sinemalarından biri. Kendisini bağımsız sanat sinemasından çok müziğe olan ilgisi nedeniyle kültür merkezi olarak tanıtmayı tercih ediyor. Bu sinema aslında Türk Filmleri Festivali’nden kısa bir süre önce 10 000 izleyiciyle buluşan “Vizontele Tuuba” filmiyle tüm dikkatleri üzerine çekmiş, ismini Paris’te sağır sultana bile duyurmuştu. Bu filmin vizyona girmesiyle haftalarca sinema önünde uzun kuyruklar oluşmuş, sinema müdürü gece yarısına ek seanslar koymak zorunda kalmıştı. Le Monde, Liberation gibi saygın gazeteler Paris’teki Türkiye’yi harekete geçiren bu filmi okuyucularına duyurmuşlardı. L’Archipel, Paris’teki çoğu bağımsız sanat sineması gibi izleyicisinin ilgisini biçimle değil de içerikle çekmeye çalışıyor. İzleyicisine pop-corn sinemaları gibi büyük salonlar, büyük ekranlar, kolay tüketilir filmler sunmuyor. Kendisi gibi bağımsız sanat filmlerini gösterime sokarak, onlara verdiği desteğin yanı sıra Türk filmleri festivali gibi ayrıcalıklı festivallere de ev sahipliği yapma cesaretini ve bonkörlüğünü gösteriyor.
Bizim Türk mahallesi olarak adlandırdığımız 10. bölgede yediğim lahmacun sonrası kendisi küçük, kalbi büyük sinema L’Archipel’e nihayet söz verdiğim saatte vardım.
Arkadaşımla buluştuk, zaman kaybetmeden içeri girdik. Bu sinema salonu şimdiye dek Paris’te gördüğüm sinema salonlarından çok farklı. Önce salonun arka tarafında bir bar olduğunu görüp şaşırıyorum sonra salonun ön kısmında ekranın altında bir piyano görünce şaşkınlığım daha da artıyor. Genelde Paris’te sinema salonlarında bar olmaz , piyano hiç olmaz. Bu sanırım L’Archipel’in sadece sinema ile değil aynı zamanda müzikle de ilgili olmasından kaynaklanıyor.
Bizler barlı, piyanolu bu alışılmadık sinema salonunda yerlerimizi aldıktan sonra
“Karşılaşma” filmi gösterilmeden festivali düzenleyen dernek ACCORT’tan (Türkiyeli Yurttaşlar Meclisi) genç bir arkadaş açılış konuşması yapıyor. Türkiyeli Yurttaşlar Meclisi , Paris’teki Türk göçmenlere yardımcı olmak için kurulmuş bir dernek. Paris’teki Türk göçmenlerin hukuki problemlerini çözmeye çalıştığı gibi “Türk Filmleri Festivali” gibi kültürel ve sanatsal faaliyetler de düzenliyor. Strasbourg şehrinde, Faruk Günaltay'ın yönetimindeki Odyssée sinemasında, 15 yıldan bu yana Aralık ayında düzenlenen "Quinzane du cinéma turc" (Türk Sinemasıyla 15 Gün) Türk sineması toplu gösterisi ilk kez geçen yıl yine bu derneğin çabasıyla Paris’e taşınmıştı. Festivali düzenleyen ACCORT derneğinin konuşmasından sonra 10. bölge belediye başkanı Tony Dreyfus ve L’Archipel sinemasının yöneticisi de söz aldılar.
Işıklar söndü ve karanlıkta "Karşılaşma" filminin ilk kareleri belirdi. Fransızca altyazıların özenli olmadıkları Fransız izleyiciler kadar bizlerin de dikkatini çekti. Daha sonra edindiğim bilgiye göre ACCORT Faruk Günaltay'ın Strasbourg’da düzenlediği toplu gösterim programını olduğu gibi alıyormuş ve programın içeriğinde çok fazla bir değişiklik yapamıyorlarmış. Dernek bu festivalden ticari bir gelir elde etmiyor. Zaten Fransa’daki tüm Türk derneklerinin son zamanlarda yaşadıklarına benzer mali sorunları var. Bu festivali, mali sıkıntılarına rağmen gerçekleştirilebildikleri için takdiri doğrusu hak ediyorlar. Filmin bitiminde Ömer Kavur güzel Fransızca'sıyla “Karşılaşma” ile ilgili açıklamalar yapıyor. Tabii konuşmasından sonra kendisine pek çok soru geliyor. Benim işte o zaman dikkatimi açılışa çok sayıda Fransız'ın katıldığı çekiyor. Bu da beni Fransızların son zamanlarda Türk sinemasına ilgi duymaya başladığını düşünmeye itiyor. Bunda en büyük payı "Uzak" filminin Cannes film festivalinde aldığı başarı alıyor herhalde.
16 Mart'a kadar sürmesi planlanan festival yoğun ilgi üzerine bir hafta daha uzatıldı. Programda 12 Türk filmi yer alıyordu. "Rus Gelin", "O Şimdi Asker", "İnat Hikâyeleri", "Gönderilmemiş Mektuplar", "Gülüm" gibi... Kırmızı fon üzerinde kendi üzerine sarılmış filmden oluşan dolma kalemin çizdiği bir ay yıldız görülen festival afişini ise Selçuk Demirel hazırlamış. Ömer Kavur’un ardından Can Dündar da "Nâzım Hikmet" belgeselinin gösteriminde Parisli izleyicileriyle buluştu. Programdaki tek belgesel olan "Nâzım Hikmet", 90 kişilik salonu merdivenlere dek dolduran 115 seyirci önünde gösterildi. Ben bu gösterime katılmadım, "Nâzım Hikmet" belgeselini başka bir gösterimde izledim ama Fransız gazeteci bir arkadaş da çok istediği halde Can Dündar’lı gösterimine katılamamış.
Bu yıl toplam 2 000 izleyiciyle buluşan festival 2003'ten farklı olarak Fransa’daki genç Türk sinemacıların kısa metrajlı filmlerine de yer verdi . Devrim Alpöge “Et le corp fut” (Ve beden yaratıldı) , Elif Ergezen “A L’Aveugle” (Şuursuzca) isimli yapıtlarıyla Türk Filmleri Festivali’nin bu yeni başlığına konuk oldular.
Festivalin ilgi çekici uygulamalarından biri de "Gülüm" filminin pazar günü öğleden sonraki bir seansının sadece kadınlara ve ücretsiz olmasıydı. Festivali düzenleyen dernek görevlilerinden aslında çocuklar için böyle bir uygulama yapmak istediklerini ama programda çocuk filmi olmaması nedeniyle kadınları hedef alan ücretsiz bir gösterimi seçtiklerini öğrendim. Festival programında "Gülüm" filmini kadın temasıyla daha çok ilgili buldukları için seçmişler. Böylece Paris’te de yaşıyor olsalar belki de hayatlarında hiç sinemaya gitmemiş Türk kadınlarına ulaşmayı umuyorlar. Çocukların ve kadınların bu tip uygulamalarda hedef kitle olarak seçilmesi, derneğin zayıf konumda bulunanlara yardım ilkesinden kaynaklanıyor.
Paris’te insan lahmacun isteyince yiyebiliyor ama sinemada Türk filmi görmek isteyince göremiyor. Yılda iki hafta da olsa bize Türk filmi görme mutluluğunu yaşattıkları için bu festivalin gerçekleşmesinde emeği geçenlere teşekkürlerimi sunuyorum.
Aysun Akarsu, Nisan 2004