Eylül ayındaki yazın son güzel günlerinden birinde sabah uçağıyla İstanbul'dan Paris'e uçtuk, sonbaharın ilk günlerinden birisinde öğlen saatlerinde Paris’e indik. O gün İstanbul’un güneşli ve sıcak gününe göre, Paris sanki mevsim değiştirmişcesine soğuk ve yağışlıydı.
Benim ilk yurtdışı seyahatimdi, arkadaşımın da ilk Paris seyahati. Buna rağmen adamlar öyle bir şehir, o şehirde de öyle bir ulaşım sistemi kurmuşlar ki havaalanından, otellerden veya turizm danışma burolarından bulunabilecek şehir ve metro haritalarıyla, kendi kendine kaybolmadan havaalanından otele veya şehrin başka bir yerine sorunsuz ulaşabiliyor veya gezebiliyorsun. Cok hoşuma gitti. Havaalanından, 47 euroya 1-6. bölgeler için geçerli olan, metro-RER-otobüs gibi ulaşım araçlarında sınırsızca kullanabileceğimiz 1-5 günlük ulaşım kartı aldık ve bu kartla otelimiz için yola koyulduk. Kart fiyatı önce pahalı gibi geldi ama ilerleyen günlerde çok işimize yaradı.
Otelimiz Saint Lazare garının biraz ilerisinde, oldukça merkezde bir oteldi. Otele varır varmaz çantamızı omzumuza, kendimizi de metroya attık ve ver elini Hotel de İnvalides ve önundeki Esplanade des İnvalides meydanı. İnvalides(gaziler evi), Napolyon tarafından savaş gazilerinin kalması için yapılmış ve şimdi otel olarak kullanılıyor. Dome denilen tepesi altın renginde, belki de altındır, uzaklardan bile görülebiliyor. Önündeki geniş meydanda o gün sanırım Papa bir konuşma yapmıştı, düzenekleri hala oradaydı. Oradan Seine nehrinin etrafından yürüye yürüye, geze geze Eiffel Kulesinin olduğu yere kadar geldik. Şu meşhur Ermeni anıtını da bu yürüyüş esnasında grdk. Küçük görkemsiz bir heykel, ama üzerinde Osmanlıların soykırım yaptığı yazılı ve bu önemli.
Seine nehri üzerindeki Alexrandre III köprüsünden fotoğraflar çektik. Köprü zerindeki dört yaldızlı ve büyük heykel Fransanın dört dönemini simgeliyormuş. Gösterişli ve güzel bir köprü. Eiffel Kulesine ise çıkmadık, hem kalabalık hem de soğuktu. Kulenin bir yanındaki Champ de Mars parkında biraz dolaştıktan sonra kulenin diğer tarafındaki Palais de Chaillot'a getik ve kuleyi en güzel görülen haliyle resmettik. Oradaki Trocadero meydanında bir kafeye oturup çayımızı yudumlarken Parisien'lere merhaba dedik.
Paris çok güzel bir şehir gerçekten. çok düzenli, düz, temiz ve rahat bir şehir. Binaların güzelliği, tarihi binaların görkemi, insanların birbirlerini rahatsız etmeden yaşaması, trafik keşmekeşi ve trafik terörü bir tarafa, gürültüsünün bile olmaması, içimde kalmasın binaların onlarca penceresinde kırmızı canlı ve güzel çiçeklerin olması beni etkiledi.
Trocadero meydanından metroyla Opera Garnier meydanına geldik ki hava hem soğuktu, hem kararmıştı, hem de biz acıkmıştık. Opera binası halen temsil vermekte ve hala dünyanın en büyük opera binası. Tabii kapalıydı ve içerisini göremedik ( istememize rağmen daha sonra da fırsat bulamadık içerisini görmeye çünkü 16.30'da kapanıyordu) ama binanın haşmeti ve ışıklandırması bizi byledi. Buradan yryerek Madeleine'deki Magdalena Kilisesini, oradan da Concorde meydanını bulduk. Şehir ışıl ışıl ve heyecan vericiydi. Opera meydanına tekrar yürüyerek meydanın en ünlü kafesi olan Cafe de Paix'de salata ve meyve suyundan oluşan akşam yemeğimizi yedik. Tabii hemen farkettik ki Paris oldukça pahalı bir şehir ve Cafe De Paix ekstra pahalı bir yer. Eh bu kadar şey ilk gün için yeter diyerek yine sokaklardan yürüyerek otelimize döndük.
İkinci gün ilk durağımız Montmarte tepesindeki Sacre Coeur kilisesi ve evresindeki ressamlarıyla ünlü meydan ve sokaklardı. Buraya sokaklardan yryerek gittik ve önce ünlü Fransızların defnedildiği Cimetiere de Monmarte mezarlığında bir kaç resim çektik sonrasında da akşamki gösteri için düynyaca ünlü ve Paris'in klasiklerinden olan Moulin Rouge'da rezervasyon yaptırdık. Sacre Coeur kilisesi gerçekten görkemli ve güzel. Daha sonra anlayacaktık ki böyle görkemli ve büyük daha bir çok kilise var buralarda. Bazıları çok ünlü, Notre Dame, Sacre Coeur gibi, bazıları da turistlerce pek bilinmeyen ama bunlar kadar büyük ve güzel yapılar.
Sacre Coeur kilisesinin mimarisi ve heybetiyle birlikte beyaz taşları da ilgi çekici. Ayrıca panaromik bir Paris görüntüsü de sunuyor. Ressamlar sokağında biraz vakit geçirdikten, resimleri inceledikten, hatta bazı resimleri ressamlarına çaktırmadan bir iki fırça darbesi ile daha da anlamlandırdıktan(!) sonra ise metro ile Paris'in kalbi olan İle de la Cite'ye gittik. Metrodan çıkar çıkmaz bizi şimdi Adalet Sarayı olarak kullanılan bina karşıladı. Bir kaç fotoğraf çektikten sonra nehir kıyısından küçük bir yürüyüşle önce Conciergerie olarak belirtilen bir binanın önünden geçtik ve sonrasında Notre Dame kilisesine ulaştık. Sokak aralarında çok güzel ??? dükkanları, hediyelik eşya satıcıları var.??? dükkanlarını ve yanındaki kuş satıcılarını görmek gerekir.
Ve karşımızda şu meşhur Notre Dame kilisesi. Bina dışarıdan çok büyük değilmiş izlenimini veriyor ama içerisi çok geniş ve büyük. Genelde kiliselerin içerisi bir dini müze gibi oluyor. Burada da böyle idi ve bir çok dini resimler, canlandırmalar, heykeller, dua yapılan bölmlerin etrafındaki alanlarda sergileniyor ve tabii ki sanat değerleri bakımından çok önemliler. Diğer kiliselerde olduğu gibi yüksek süslü tavanlar, renkli ve büyük vitraylar, resimler, heykeller, vs. burada da bol bol görlüyordu. 1100lü yıllarda yapımına başlanmış olan bu binanın zamanla olan ilişkisi daha çok hayranlık uyandırıyor. Burada bulunan Saint Chapelle'i o heyecanla gezmeyi unuttuk ve midemizden yükselen zil seslerine de kulak vererek Saint Michel meydanına ayak basmak suretiyle Latin Quartier'e merhaba dedik. Paris merkezinde küçük küçük meydanlar çok fazla ve neredeyse her meydanda da heykeller ve anıtlar var. çok hoşumuza gittiler. Saint Michel meydanında da böylesi bir heykel sizi karşılıyor. Latin Quartier, Paris'in en eğlenceli ve keyifli yeri. Her yer canlı. Gezintisi hoş.ünlü Saint Germain caddesi de bu bölgede. Saint Michel bulvarı zerindeki cafelerden birinde bir şeyler atıştırdıkdan sonra ünlü Sorbonne üniversitesinin önünden Pantheon denilen ve büyük Fransız adamlarına adanmış büyük yapının önüne geldik. Giriş ücretliydi ve biz dışarıdan fotoğraf çekmekle yetindik. Buradan da kısa bir yürüyüşle bizi heyecanlandıran Jardin de Luxembourg'a ulaştık.
Hoş bir sürpriz karşıladı bizi. Pazar günü herkes bu parka akın etmişti. Parkın bir köşesinde, kıyafetlerinden ve katılımcıların yaş ve durumlarından anladığımız kadarıyla, bizdeki belediyelerin hobi gruplarına benzer bir grup, başlarında şefleriyle bir klasik müzik konseri veriyorlardı ve çok sayıda dinleyici park sandalye ve banklarına oturmuş onları dinliyordu. Park içerisinde biraz dolaştıktan sonra biz de Parisienlere uyduk ve kendimizi çimlerin üzerine atarak güneşin keyfini çıkarttık.
Parisliler her güneş gördüklerinde bir huşu içerisinde onu içlerine çekiyorlar. çok keyif aldıkları belli oluyor. Ancak güzel olan şu ki küçük alanlarda bir yanda öpüşen çiftler, bir yanda torunlarıyla oturan teyzeler, diğer yanda sandeviçlerini yiyen gençlerin hiç birisi bir diğerini rahatsız etmiyor. Ne yüksek tonlu konuşmalar, ne koşuşturmalar, ne top atmalar ya da bizdeki haliyle top tepmeler, hiç birisi yok. Biz de sandeviçlerimizi bu kalabalığın içerisinde yedikten ve biraz dinlendikten sonra yine ara sokaklardan Saint Michel meydanına giderek bir çeşit metro-tren karışımı olan RER ile İnvalides’e, oradanda yine yürüyerek Eiffel Kulesinin yanına, Bateaux Parisiene geldik ve botla Seine nehri üzerinden Paris’in bir başka yüzünü keşfetmeye çıktık. Bu tur hiçbir yerde durmadan 1 saatlik bir gezinti sonrasında aynı yere bırakıyor yolcularını. 11 euroluk fiyatının diğerlerinden daha ucuz olduğunu bize söylemişlerdi. Eh, bugün de akşam oldu, biz daha yemek yemeye bile vakit bulamadan metro ile otele, buradan da yürüyerek Moulin Rouge'daki randevumuza ancak yetiştik. Moulin Rouge dans ağırlıklı bir gösteri. İçerisinde yetenek gösterilerinin olduğu bölümler de var. Kızlar göğüsleri açık dans ediyorlar ama bu cinsellik uyarısı dolu bir erotizm gösterisi değil. Seyrederken bir dans ve estetik gösterisi olduğunu hissediyorsunuz. İçerisi sanırım tamamen doluydu. 98 euroluk fiyata bir 4 kadehlik bir şişe şampanya da dahil. İsteyene yemek servisi de yapılıyor. Gösteri gerçekten güzeldi. Kıyafetler, ışıklandırmalar, şarkılar, mutlaka görülesi bir şey. Bizim masamızda yaşlı iki Fransız teyze bile vardı gösteriyi izlemeye gelen.
Gösteriden çıktığımızda hava soğuk ve bizim de karnımız aç idi. Sabahtan beri yemek yemeye fırsat bulamamıştık ki kendimizi bir kafeye attık ve pizza ile meyve sularımızı afiyetle yedik. Gece de artık bitmek zereydi bizim için ve biz otelimizin yolunda, tüm günün yorgunluğu da sırtımızdaydı.
Ertesi günün sabahında yine metro ile Louvre müzesinin yolunu tuttuk. Devasa bir bina. 1200 lü yıllarda yapılan eski bir saray, şato veya benzeri bir binanın zerine kurulmuş. Yapımı iki yüz yıl sürmüş ve saray olarak kullanılmış. En son olarak 1793de müzeye dönüştürülmüş. Ancak o en eski şato veya binanın temelleri bile sağlam ve korunmuş olarak sergileniyor. Bu, içeride nelerin sergilendiğini düşündürebilecek bir örnek aslında. Yani içeride yok yok. Her türlü uygarlığın en önemli eserleri, dünyanın en büyük müzesinde sergileniyor. Bina dört katlı, insanı bıktıracak kadar çok salonu var ve burayı gezmek için çok kuvvetli bacaklarla zamana ve sabıra ihtiyacınız var. Biz beş saat kadar kaldık, sandeviçlerimizi bile müzenin ierisinde bir mola esnasında yiyebildik, yine de bütün salonlara bakamadık, yorulduk ve tükendik.
Müze girişinde her türlü kolaylık sağlanmış. O kadar kalabalık var ama hem müze ierisinde bu kalabalık göze batmıyor(müze o kadar geniş ve büyük ki) hem de kapıda otomatik bilet makinaları var, kimse tıkış tıkış sıra beklemiyor.Kredi kartınızla biletinizi alıyorsunuz (9 euro), girişten müze haritanızı alıyorsunuz ve yanınızda benimki gibi bir arkadaşınız varsa hiç kaybolmadan müzenin her yanını görebiliyorsunuz. Müze içerisinde kaybolmak mümkün çünkü salonlar çok fazla, bina çok büyük ve bütün dikkatiniz eserlerdeyken, birbirleriyle çakışan salonlar ierisinde nereden geldiğinizi, ne tarafa gideceğinizi bilemeyebilirsiniz. Geri mutlaka çıkışı bulabilirsiniz, ama göremediğiniz eserleri görmek için daha fazla yorgunluğa ve zaman kaybetmeyi göze almak zorunda kalabilirsiniz. Louvre kralların kaldığı bir saray olarak da kullanılmış. Krallara layık imiş gerçekten. Bu arada saray ve şehir ilişkisini belirtmekte fayda var. Louvre devasa bir yapı, simetrik olarak konuşlanmış iki uzun kanada ve geniş bir merkeze sahip. Bu iki uzun kanadın ortası geniş bir alan (ki bugün orada çirkin bir cam piramit var) ve bu alandan başlayan geniş ve dümdüz bir yol, Concorde meydanı ve bu meydandaki dikilitaştan(ki bir eşi de Mısırdadır.) ve Napolyon’un yaptırdığı meşhur Arc de Triomphe - Büyük Zafer Takından geçerek Paris’in diğer ucuna engelsiz, eğimsiz ve dönüşsüz uzanıyor. Bu gün o bulvara Champs Elysees diyorlar. Düşünün ki şöyle böyle iki bölük, iki tabur değil, koca koca ordular o yolların üzerinde sıralanabilir ve Kral, sarayının penceresinden veya kapısından bütün ordularını görebilir! Diğer yandan da sarayın dış duvarları şehrin caddelerine komşu ve hayatın tam içerisinde. Yani Moliere hemen yandaki Comedie Française'deki temsilden sonra, oyun nasıldı diye sormak için pencereden pencereye Krala seslenebilir. İlginç bir durum. Gerçekten yorucu bir müze gezisinden sonra Louvre önünde uzayıp giden Tuileries bahçelerinin ilerisinden Concorde meydanına çıktık.
Tuileries bahçeleri çok bakımlı değildi ve hakkında okuduklarımızın epey abartılı olduğunu düşündük. Hele Luxembourg bahçelerini gördükten sonra. Bizi etkileyecek bir yanını bulamadığımız bahçeden çıkıp Concorde meydanından Magdelena kilisesinin önüne geldik. Bu görkemli kiliseyi de gezip fotoğrafladıktan sonra meşhur Lafayette mağazasına ulaştık.
Lafayette mağazasının içi pek bir kalabalıktı. Haksız da sayılmazlardı gelenler, çünkü içerisinin renkli ışıklandırması, vitraylarla süslü tavanı o kadar güzel ki insan kıskanıyor. Mağaza da her şeyi bulmak mümkün ama biraz pahalı. Biraz tanımı Parisliler için, bizim içinse oldukça pahalı. Bu arada terasa çıkıp sokakları ve Paris’i yukarıdan görmek de güzel ve keyifliydi. Neredeyse Eiffel Kulesinin ikinci katına denk geliyor ki, sizi Eiffel veya Montparnasse kulesinin tepesine çıkmaktan kurtarıyor ve paranız da cebinizde kalıyor. Ayrıca Garnier Operasının heybetini göstermesi açısından da kazançlı. İlginç bir şekilde, tatlı satılan bölümde İstanbul isimli bir tatlı gördük. Bir kek dilimi şeklindeydi ve üzerinde fındık paraları vardı. Neden bu adı taşıdığını sorduğumuzda (yani o kırık Fransızcamla ben sorduğumda) satıcı kız aslında bilmediğini, ama İstanbul’da tepelerin olduğunu (ki bu Parisliler için değişik bir şey, Paris dümdüz bir şehir, Montmarte tepe bile sayılmaz bizimkilerin yanında), tatlının üzerindeki yarım fındık paralarının bu tepeleri temsil ettiği için bu adı taşıdığını anlattı. Orada alıp yiyip yiyemediğimizi sorduğumuzda bunun pratik olmayacağını anladığımızdan tadını anlayamadık. Biz de kendimize göre bir iki küçük alışveriş yapıp otelimize yollandık, çünkü bu gece Champs Elysees gecesi olacak.
Champs Elysees bulvarı gerçekten çok güzel, çünkü bizim alışık olmadığımız şekilde neredeyse 100 m. genişliğinde bir bulvar, şık, ışıklı, hareketli, dümdüz. Yol kenarındaki ağaçların dalları ve yaprakları bile bu düzgünlük içerisinde budanmış, düzeltilmiş.Hiç birinin dalları yola sarkmıyor, aynı hizadaki askerler gibiler. Arc de Triomphe denilen Büyük Zafer Takından baktığınızda Louvre müzesine kadar görebiliyorsunuz. Bu bulvarın yarısı aralara yarısı da her iki tarafta olmak zere yayalara ayrılmış. Arc de Triomphe 51 metre boyu ve 45 metre genişliğiyle heybetli bir anıt. Bir simge olmayı hak ediyor. Napolyon bu ülkeye öncelikle de Paris’e çok şey vermiş, hatta onun varlığı Paris’i yaratmış ve bu etki hala sürüyor. Kimsenin aklına yeni bir şey yapalım diye yolları daraltmak, taş yolları sökmek, Arc de Triomphe'u taşımak, değiştirmek vs. gelmemiş. Zaten her şey tastamam olması gerektiği gibi. Ancak Champs Elysees keyifli değil. O keyif Latin Quartier’de olsa gerek. üzerinde birkaç belki de abartıyla ünlenmiş kafe var, o kadar. Biz bir keyif alamadık. Kafelerden birisinde karnımızı doyurduktan sonra yorgunluğumuzla otelimize kendimizi zor attık.
Ertesi günkü programımızı belirledik: Versailles Sarayına gideceğiz. 30 dakikalık bir RER yolculuğundan sonra Versailles’a ulaştık. Sarayın önü oldukça kalabalıktı, Louvre'daki bilet düzeni burada yoktu ve 1 saatlik bir bekleyişten sonra içeri girebildik. Burada iki eşit bilet satıyorlar. Biz de çoğunluğun yaptığı gibi 20 değil daha ucuz olan 13 euroluk biletten aldık. Tek fark Marie Antoinette'in dairesini göremiyorsunuz. Biz pek mesele yapmadık bunu. Sarayın içi yine ihtişamlı. Saray yaşamına ait detaylar ( yataklar, resimler, heykeller, vs.) orijinal haliyle korunmuş ve sergileniyor. Geri sanırım ilgi çeksin diye lüzumsuz ve çirkin yeni bir takım nesneler de konulmuş ama saraya pek yakışmamış. Bu saray da Louvre gibi büyük ihtişamlı iki simetrik kanat ve bir merkez binadan oluşuyor. Merkez binanın önü yine geniş bir meydan ve bu meydandan ileriye uzanan geniş düz bir yol. Bu yolun etrafında da o zamanlar ordunun ve atlarının konuşlandığı bina ve ahırlar var. Tüm Paris için söylediğimizi burada da tekrarlayalım ki bu tarihi binalar hala bütün ihtişamlarıyla adeta taş gibi ayakta duruyor. Ben aklıma Edirnedeki, Bursadaki Osmanlı saraylarını getirmeye çalışıyorum ama nafile. Yerlerinde yeller esiyor. Topkapı ve İstanbul için de derin bir üzüntü duyuyorum. Her neyse bence Versailles denince akılda uçsuz bucaksız denilebilecek, içinde heykelleri, çiçek bahçeleri, ağaçlarla çevrilmiş avluları, gülleri ve geniş kanalları olan bahçeleri kalmalı. çok güzel bahçelere sahip Versailles sarayı. Bahçelerin orjinalliği bozulmasın diye çöp kutuları bile yeşil renkli ve tahta muhafazalı olarak yapılmış. Hiç göze batmıyor. Varolan bir iki kafe ve büfe ile birkaç tuvalet de yeşil bahçelerin içerisine ustaca gizlenmiş. Bizde olsa oraları cangıllı cungulu büfe ve kafelerle boğar nefes alamaz hale getirirdik herhalde. Burada da bir köşede sandeviçlerimizle karnımız doyurduktan sonra tekrar RER'le Latin Quartiere döndük ve biraz dolaştık
Burada Turklerin işlettiği Welcome İstanbul isimli bir de kafe var. Saint Germain caddesindeki meşhur Le Deux Magot isimli kafede bir şeyler yiyip içtikten sonra daha önce göremediğimiz Hotel de la Ville binasını, illa ki görün dedikleri Pompidou binasını gördük. Ben size söyleyeyim, Pompidou binasını görmenize gerek yok hatta görmemek için çaba sarfedin.
Oradan sokaklarını ilginç bulduğumuz ve bizim Karaköy sokaklarına benzettiğim Halle e oradan da Palace ve Villee geldik. Palace de Ville hemen Louvre sarayının yanı başında arasında bir cadde var yalnızca.İçerisinde büyük Fransız tiyatrosu Comedie Française var. Kocaman binanın ortasında büyük bir bahçe var. Aslında Paristeki büyük binaların bir çoğunda sokaktan fark edilmeyen ama binaya hayat alanı olacak kadar geniş iç avlu şeklinde bahçeler var. Burası da böyle bir yer ve adı saray olmasına rağmen şehir halkına hizmet edecek yerleri, tiyatroları, vs. yerleri barındıran bir yer. Bir nevi halk sarayı.Adı üzerinde Palace de Ville - Şehir Sarayı.
Paristeki son akşamımızda Champs Elysee'ye bir kez daha şans vermek istiyoruz. Yine Arc de Triomphe - Büyük Zafer Takının oradan başlayarak Concorde'a doğru yürüyoruz, burada Chez Clemens isimli ünlü bir kafede akşam yemeği yiyoruz ve artık bu yorgunlukla ancak otele gidilebilir diyerek otelimize dönüyoruz. Gezmekten o kadar yoruluyoruz ki tek istasyonluk mesafeleri bile yürümeyi göze alamıyoruz. Sağ olasın metro. Ertesi gün yolculuk uzun; Türkiye’ye dönyoruz. Ancak kahvaltıdan sonra hala değerlendirebileceğimiz iki saatimiz var ve biz bunu Musee D'Orsay'ı gezmek için kullanıyoruz. 200 yıl civarında bir geçmişi var ama bir müze bu kadar mı maksadına uygun olabilir? Orsay Müzesi aslen müze olarak yapılmamış, dış bahçesinde de heykeller var. İçerisi yalnızca heykel ve ağırlıklı olarak resimlere ayrılmış. Dünyaca ünlü ressamların resimlerini görmek için insanlar buraya geliyorlar. Bizdeki müzeler aklımıza geliyor ve üzülüyoruz. Müzelerde kontrol sağlamak için çok sayıda gözetmen var. Ayrıca otomatik bilgi makinaları birkaç dilde rehberlik yapıyor ve çok fazla kullanılıyorlar. Artık eve dönme zamanı. CDG havaalanını ilk indiğimizde de beğenmemiştim şimdi çıkarken de beğenmiyorum. Eski ve bizim Atatürk Havaalanı kadar temiz değil. Bu gezide karşılaştırdımızda yüzümüzü ağartan tek şey Atatürk Havaalanı oluyor. Ve eve dönmek güzel.
Sonuç olarak :
- Paris çok güzel bir şehir.
- Adeta 72 milletten insan var, kendi özel kıyafetleriyle geziyorlar. Ama herkes birbirine son derece nazik ve saygılı. Metroda veya sokakta bağırarak konuşan, diğerine dik dik bakan, sigara içmek için ısrar eden, diğerinden önce geçmek veya oturmak için kalabalığı yararak insanları deviren kimseyi görmedik.
- Herkesin ilk sözü, afedersin, iyi günler, son sözleri teşekkür ederim, iyi günler. - Parislilerin yardımsever olmadığına veya soğuk olduklarına ait fikirlere katılmıyoruz.
- Paris pahalı bir şehir, ama en azından bir kere görlmeye değer.
- Okumayı seviyorlar, parkları seviyorlar, gneşi seviyorlar, gneşli gnlerde parklarda oturup kitap okumayı çok seviyorlar.
- Evlerinin pencerelerine çiçek koymayı seviyorlar. Hatta ben çatılarda bile çiçek gördüm.
- Paris'te ulaşım derdi yok. Metro ve RER hatları mucize gibi bir şey. Paris’in altında bir Paris daha var sanki. Ya da Bu Parisin altı boş da diyebilirsiniz. Her iki dakikada bir her yöne gidebiliyorsun.
- Trafik de eski küçük arabaları görmek ne keyifliydi. Şahsen ben çok özendim. İki kişilik araba çok fazla vardı, kimse de onların zerine çıkıp ezmek istemiyordu. Bu arada yayalara karşı müthiş kibarlar, yola ayak attığınız anda ışık ne olursa olsun durup yol veriyorlar. Zaten ışıklara riayet ediyorlar ve hiç korna almıyorlar. Mesela Arc de Triomphe
-Büyük Zafer Takının olduğu CDG meydanında 12 ana bulvar birleşiyor, her yönden gelen aralar Büyük Zafer Takını dolaşarak her yöne gidebiliyorlar ama burada bir trafik lambası bile yok ve kazasız belasız, gürültüsüz kornasız trafik durmadan akıyor. Bizim memleket için olmayacak bir şey.
- Sokaklar genelde temizdi.
- Bize dikkat etmemiz söylendi ama herhangi bir hırsızlık teşebbüsüne şahit olmadık.
- Paris ışıklar şehri. Şehir ışıl ışıl. Tarihi binalar öyle çok ve onların ışıklandırması da öyle güzel ki bunlarla şehir zaten aydınlanıyor.
- Daha çok güzel şey söylenebilir, ama benim gibi ilk defa yurt dışına çıkanlar için, üstelik yalnız Paris için değil, sanırım her yer için geçerli olan bir kötü durum var : Ağız tadınız konusunda rahat birisi değilseniz, yurt dışında yiyecek bir şeyler ve bir yerler bulmak ciddi bir zorluk. Bunu aşmak için önceden düşünmek gerekli. Yemek yenilen yerlerde rahat edemiyorsunuz, salatayı bile rahat yiyemiyorsunuz, yemek kokuları, yemek lezzet ve tatları bana rahatsızlık verdi. Sokaklar bile farklı kokuyor insana. Alışkın olanlara bir şey diyemem ama hassas ve alışkın olmayanlar buna hazırlıklı olmalılar. Yine de gezelim görelim, bakalım, öğrenelim.
- Kolay gelsin, iyi seyahatler.